14 Aralık 2011 Çarşamba

açacak ve silgi

iştahlı bir canavar gibi ağzını açmış
açacağa itaat eden kurşun kalem
gibiydik.
döndürülemeyecek, karanlık nokta yutması
gezegenler misali,
yapayalnızlığa karşı bizlik çabası bu artık.
düşüncen kalbime kurşun,
ben sana özel kalem,
aşksa kör açacak.
o zaman açma!

oysa bana
bit pazarının bereketinde bile
rağbet görmeyecek
geçmişimi ve belirsizliğin hükmüyle grileşen
yazgımı temize çekebilmek için,
yeniden yazıp, yeniden kahretmek için
bir silgi lazımdı.
o halde silme!

seni yazmadan önce griydim belki ama
sesim vardı, soluğum maddeydi
sadece ‘a’ da değildim üstelik,
anasondan kendisine şapka yapmış bir ‘â’ idim
yarım kalmış aşkları da hesaba dahil ederek
kâr etmiş kümülatif bir hissiyata karşılıktık.
rast geldiğimizden beri payım önemsiz,
paydam yazıyla bir,
nihayet etkisiz bir aşk işleminin sonucuyuz.
öncesiyiz yani, muhtemel iyimserlikle belki de
bakiyeyiz.
o halde bölme!

10 Kasım 2011 Perşembe

6 Kasım 2011 Pazar

Dertlerim Bitmek Bilmiyor Bu Takım Oynamayınca...

Sıkı bir futbolseverseniz, hatta fanatik derecesinde bir taraftarsanız futbol en sıradan gününüzü bile anlamlı kılabilir, bayram haline getirebilir. Veya bayramı bile yaşatmaz, hüzün denizlerinde bir başınıza bırakır sizi.


Geçen hafta Kayseri’de gündüz maçı ve deplasman fobisinin üzerine yürüyen Galatasaray, Sivasspor’un ‘şaşırtıcı’ biçimde Fenerbahçe’yi yenmesi ile evindeki Mersin İdman Yurdu maçına bayramı arefeden kutlamaya başlamak için çıkmıştı. Öyle ki biz de uzun zaman sonra bu kez Nevizade yerine Ali Sami Yen Sokak nostaljisi yaparak maç öncesi Mecidiyeköy’de “maç öncesi kampa” girdik.

Oysa bu güzel düşünce henüz ilk yarı dolmadan yerini kâbusa bıraktı, “neler oluyor bize?” dizeleri bireysel mırıldanmalara konuk oldu. Devre biterken Mersin’in kazandığı penaltıyı Muslera kurtarmasa, Galatasaray sezonun ilk ciddi taraftar tepkisini soyunma odasına girerken alacaktı.

Muslera’nın kurtardığı penaltı takımı olası bir tepkiden korumasına rağmen, Riera’yı savunamaya yetmedi. İspanyol oyuncunun pas hataları önce uğultuya, devreye doğru da yuhalamaya döndü. Ali Sami Yen’in çoğu tribüncülerden oluşan, kendine has kültürü olan kitlesinin Arena’da ‘çoğu seyirci’ kitleye dönüşmesi ile bu ve benzeri erken patlamalı, sabırsız, salt başarı odaklı tepkileri daha da fazla izleyeceğiz. Hazırlıklı olmakta yarar var. Sami Yen seyircisi artık başka bir şey… Daha vasat, daha ortalama.

İlk yarıda aksayan Riera ve Sabri’nin yerlerine giren Sercan ve Ayhan takıma dinamizm kazandırdı. Elbette takımın, özellikle sağ kanattan Eboue ile, iştahlı saldırışları, Terim’in devre arası fırçası, Mersin’in biraz daha geriye çekilmesi ikinci yarıdaki etkili görüntünün ana nedenleri olarak sayılabilir. Bu devrede Elmander’in iki net pozisyonu harcaması, Melo’nun geldiğinden beri en durgun futbolunu oynaması Galatasaray’ı galibiyet yolunda tıkarken, Mersin’in son dakikalarda bomboş kaleye atamadığı gol de “yenemiyorsan yenilme” şiarını akıllara getirdi.

Kaybedilen puanlara rağmen ikinci devre iyi olduğunu söyleyebiliriz takımın. Skibbe’nin tek pas futbolu olarak parlatılan anlayışı, Rijkaard’ın ülkemize hiç uygun olmayan ve oyuncu odaklılıktan kurtulamayan total futbolu sonrasında; en bizden, hataları da sevapları da alışkanlıklarımıza denk gelen bir takım gördük. Çaresizlik içinde herkesin birbirine ya da Arda Turan’a bakmadığı, hep beraber bir şeylerin mücadelesini verdiği, hatayı da beraber yapan bir takım olma yolunda Terim’in takımı.

Muslera’nın kurtardığı penaltı sonrası Melo’nun Uruguaylı’ya tavrı, yine yeni kaleci ile Ujfalusi’nin Semih Kaya’ya maç sonra tutumları bunun önemli göstergeleri. Semih demişken ikinci maçından da alnın akıyla çıktı gerçek “genç” Semih! Henüz 20 yaşında olan oyuncunun futbol olgunluğu karakterinde de varsa, ki tribünden şimdilik öyle gözüküyor, kaptanlık tartışmaları yakın gelecekte son bulabilir. Şimdilik Gökhan Zan mı Servet Çetin mi sorusunun cevabının Semih Kaya olması bile yeterli…

Herşeye rağmen kazanmalıydı Galatasaray. Her ne kadar takım yeniden inşa ediliyor olsa da, stadyum, takım, anlayış yeni olsa da böyle 3 puanlar kaçırılmamalı. Herşeye rağmen inançla, hep beraber söylemek lazım: “Sen şampiyon olacaksın!”.

Son söz hakeme; kötü oldukları zaman nasıl haklı bir serzenişte bulunuyorsak iyiyken de bu satırlara konuk etmeliyiz. Fırat Aydınus herhalde hatasız bir maç yönetti. Stresi bol maçta öne çıkmadı, kontrolü hiç kaybetmedi; ellerine sağlık!

3 Kasım 2011 Perşembe

1 Kasım 2011 Salı

Aylardan Kasımdı, Üşüyorduk...

RocknRolla


Son bir haftada izlediğim ikinci Guy Ritchie filmi oldu RocknRolla. Yine son derece hızlı, yapışık sahnelerle heyecanı üst düzeyde tutan, küt saçlı gizemli kadının sert imajının devam ettiği bir Londra filmi. Oyunculuk üst düzeyde; Gerard Butler bile sıradan kaçmış. Elbette sokak insanları, yasadışı işler ve ilişkiler, ölüm, uyuşturucu... Raslantısallık Guy Ritchie'nin yine kullandığı teknik olmuş.

Londra'ya Chelsea aracılığı ile dalan Roman Abrahamovic'in filmde bir yansıması da var; Ruslar Ada'da! Abartılı kovalamaca sahnelerinin bile keyifle izlendiği film. Eğlencelik, izleyin...

Meraklısı buyurabilir: http://www.imdb.com/title/tt1032755/

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kayseri’den Gelen Genç Sesi: Semih Kaya!



Galatasaray için “kolay maç” kavramı yiteli uzun zaman oldu. Kaç sezondur her maç zor, hele deplasmanda oynanacak bir maçı konuşuyorsak o karşılaşma “çok zor maç” statüsüne sorgusuz sualsiz oturuyor. Bu gerçeği kenara not edelim ve ardından İstanbul martılarının simit umudu vapurlardaki satıcı edasıyla soralım; “bitti mi, bitmedi!”.

Deplasman gerçeğinin üzerine birkaç gün önceki Gaziantep maçında alınan 4 gollü mağlubiyetin psikolojik sızıntısını ekleyelim. Engin Baytar’ın, kaptan Sabri Sarıoğlu ve ruhunun, Servet Çetin ile Gökhan Zan’ın Londra güneşi kıvamındaki performanslarının olmayışını da ekleyince, Kayseri’deki maçının anlamı “mutlak galibiyet”ten, “puan ya da puanlar almaya geldiğe” kaydı. Çok değil birkaç gün önce Abdullah Yılmaz ile Serdar Diyadin’in hakem kisvesi altında yaptıkları da futbolcuların zihinlerindeki adalet kavramını sarsmıştı, bunu da atlamayalım. Adalelerdeki gereksiz gerginlik bundandır. Anlayacağınız, gündüz maçı dediniz mi arazi aracı üzerindeki spota baka kalan tavşan kıvamına bürünen Galatasaray için belirsizlikler en üst perdeden akıyordu.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim o halde; Galatasaray, Kayserispor’a pozisyon dahi vermeden maçı 2-0 kazanmayı bildi. Kazandı ama Yekta Kurtuluş’u verdi kurban olarak. “Tribünden gelen futbolcu” sıfatı ile Galatasaraylıların pozitif ayrımcılık yaptığı oyuncu belki de sezonu kapattı. Yan bağlar kopuk, ertesi sabah apar topar ameliyat masası… 4-5 aylık bir ayrılığın ilk günündeyiz.

Yekta’yı kaybeden Galatasaray belki de bir başka genci, Semih Kaya’yı kazandı. İç Anadolu bozkırlarında daha önce parlayan gençlerken Aydın Yılmaz’ın yarattığı düş kırıklığını aklımızdan çıkarmadan Semih Kaya için sevinebiliriz. Fizikli olduğu kadar akıllı, kontrollü olduğu kadar ayağına hakim bir defans oyuncusu için artık bir alternatifi var Galatasaray’ın. Gökhan Zan’ın “çıtkırılma”larına ya da Servet Çetin’in protein eksikliğine denk gelen hareketlerine daha rahat katlanabiliriz.

Kayseri’de maçın yıldızı olamadıysa da beklentinin üzerine çıkan ismi olma payesini hak eden Ayhan Akman’a da satır ayırmak lazım. Kelliğin pençesindeki uzun saçlı, Barış Özbek – Mustafa Sarp triosunun en hakkı yeneniydi, yanında Melo ile Selçuk’u bulunca başka işler yapmayı bildi. Alkış.

Geldiğinden beri Arsenal’in “tay gibi çocuklar” imajını sorgulatan Eboue sağ bekte daha bir derli, daha bir topluymuş meğer. Hücuma yeterince destek verdi dersek yukarından inen şimşeklerin kurbanı olabiliriz ama daha bir iyiydi sanki. İkinci yarı Aydın Yılmaz’la aynı kanadı paylaştı dememiz “eski Topçu”nun sabır sınırlarının genişliği konusunda bir fikir verebilir. Bir başka sabır bekleyen isim de Riera… Teknik ama sonuca doğrudan etkisi henüz yok, mücadele ediyor ama zor kazanıyor. Fatih Terim’in alternatifsizlikten, sakatlıklardan ve özverisinden dolayı başka bir oyuncuya gözucuyla bile bakma şansı yok şimdilik.

Maçın alkışı en fazla hak edeni kuşkusuz Elmander. Gerets’in söylediği gibi; İskandinav ülkelerinden bir oyuncu ise gözün kapalı al getir. Elmander meğer yedekliği sorun etmediği gibi 40 derece ateşi de sorun etmezmiş. Bir gol atıp, diğerinde de mücadelesi ile ekmek çıkarması bir yana, rakip yarı sahadaki boğuşmaları ile “İsveç’in Boğası” lakabını hak etti.

Bu sezon belki de Galatasaray’ın en belirgin özelliği “şu ana kadar” Terim’de gözlemlediğimiz karakter değişimiyle aynı; baskılı ve hırslı ama alabildiğine kontrollü bir tarz. Güzel bir gelişme ama kontrolden dolayı mı yoksa hücumda yaratıcı zekâ eksikliğinden mi bilinmez, Galatasaray pozisyon bulamıyor. Kayseri’deki gibi yan toptan gol bulunca kolay, ama bulunamayan birçok maç sıkıntı, stres ve sıkışıklığa gebe. Eldeki kadro ile kısa vadede çözüm de gözükmüyor. Belki oyunu rakip yarıya yıkmak, Selçuk ve Melo’nun uzun menzilli gönderileri ya da Baroş’un ikinci yarı oyuna girerek 2011 model Arif Erdemliği işe yarayabilir. Yoksa iş skor üretmek zor.

Mutlu Yıllar Sana!


Gazete kâğıtları, sıkıştırılarak üzerinden bir adet selobandın geçirilmesi ile dünyanın en basit oyununun başrol oyuncusu olur bir anda; futbol topu. Üstelik materyal yumuşak olduğundan, futbol sahası haline getirilmiş ev salonundaki herhangi bir kırılmaya da kolay kolay sebebiyet vermez. Pis burunla vurulan istisnalar hariç!


Bizim evin salonu kendimi bildim bileli futbol sahasıydı nitekim… Futbolun çok sevilmesinin altında bu alan ve top yaratma konusundaki kaprissizliği kadar, sanatçı futbolcuların varlığı da önemlidir. Atlamayalım. Onların en başında, 80 çocukları için Diego Armando Maradona gelir elbette. El Diego’nun bizim evin salonunda kaç kez maça çıktığına inanamazsınız. Kaç sandalyenin çalım yiyerek yerde yuvarlanan İngiliz futbolcu olduğuna inanamayacağınız gibi… Öyle ki “anne Maradona Türkçe’de nasıl söyleniyor” diyerek ortalığı yıkma şiddetim Kopenhag’da “dağ başını…” diye haykıran kapalı tayfası ile yarışırdı. Özel isimlerin Türkçe’deki konumları için en azından okula başlamış olmam gerektiğini hatırlatırım.

Maradona’dan ötürü sevdik futbolu desem neslime tercüman olmuş olabilir miyim?

Maradona futbolculuğu kadar hayatı ile de unutulmaz malzemelerin adamıdır. Eli kolu oynar, burnuna beyaz toz çeker, fakir Napoli’nin delişmen gururu olur, Arjantin’de tribünde sarkarak ‘reyiz’ olur. Ne olursa en delisinden, en bizdeninden olur. Farkı, bizden farksız oluşudur. Che’yi de kucaklar, mankenleri de, oğlunu da reddeder, yaptığı dopingi de. Üzerine kitaplar yazılmış, adına kilise kurulmuş bir adam hakkında daha ne yazayım. 1960’ın 30 Ekimindeki doğuşuna bir selamdır bu yazının amacı, fazlasını arama.

28 Ekim 2011 Cuma

Değişik, Sürükleyici, Egosal: Revolver!


Guy Ritchie’nin Revolver filmini izledim. Geç olduğunu biliyorum, ancak film o kadar beğendim ki geç de olsa izlemeyi kar sayıyorum.


Filmi tek sözcük ile anlatmak istemem seçeceğim sözcük kesinlikle ‘değişik’ olacaktır. Aksiyon desen değil, anlatıcı sadece dış ses değil, mekanlar arası geçişler, diyaloglar ,kahramanımızın ‘ben’ mi ‘öteki’ mi olduğu zor anlaşılıyor. Sürükleyici, tempolu ve bir o kadar da dikkat isteyen bir film. Satranç, taktik, hilebazlık, ego, süperego arasında süregiden bir öykü, ekran gözünü ayırmadan izlemeniz gereken bir filme denk geliyor.

Sonunda anlıyoruz ki; sorun egonun bakacağınız son yerde saklanıyor olmasıdır; içinizde…

Oyunculuk film boyunca hep üst düzeyde. Jason Statham, Ray Liotta ve Vincent Pastore mükemmel performans gösteriyorlar.

Meraklısı daha profesyonel notlar için şurada bakabilir elbette: http://www.imdb.com/title/tt0365686/

26 Ekim 2011 Çarşamba

24 Ekim 2011 Pazartesi

Vatan Sevgisinden Gayrı İnsan Sevgisi

7.2 şiddetindeki bir deprem kaç atom bombası gücünde bilemem. Ne denli zararlı olabileceğini hesaplayamıyorum bile. Ama depreme ırksal temeldeki yaklaşımların atom bombasını atan zihniyetten çok daha zararlı olduğunu biliyorum. Vatanseverliğin, toprağa, ülkeye olan aşkın mantıksız ırksal bir açılıma yönelmesi, depremde yani kısa ve netçe ölümde bile kendini göstermesi bu topraklarda yaşamanın, kendi doğrularını yılmadan savunmanın ne denli zor olduğunu anımsatıyor.

Van ve Erciş yerle bir. İnsanlar aç, insanlar soğukta, insanlar ölü. Lamı cimi, öylesi böylesi yok arkadaş... Elbette doğru adrese elbette gücün yettiğince yardım etmek ödevin. Bodrum'da denize girmeyi biliyorsan, boğazda balığa rakıyı katmayı başarıyorsan, Adıyaman'da güneşin doğuşunda huzur buluyorsan bugün de Van'a yardım edeceksin, etmelisin.

AKUT'a yardım için tıklayabilirsin.

Kızılay'a yardın için tıklayabilirsin.

Galatasaraylılık

Elbette farklı renklere gönül vermiş kişiler de hislerine, takımları ile aralarında var olduğuna inandıklara bağlara başka anlamlar yüklüyorlardır. Ama an geliyor, en umutsuz anlarda -üstelik bu umutsuzluk hem camia hem ülke bazında oluşup, üzerime sinmişken-  Galatasaray çıkıyor. Sarısı ile kırmızısı ile aydınlatmasa bile günü, tünelin ucundaki ışığı gösteriyor bize. Zifiri karanlık tünelden aydınlığa çağırıyor. Hala, evet herşeye rağmen hala, ışık var diyor ve yürütüyor kendine doğru. Galatasaray'ın aydınlığının peşinde olmanın gururunu yaşıyoruz birkez daha.

Onlarca şehit verdiğimiz, Van'da 7.2 ile sallandığımız, millet olarak birbirimizin boğazımıza sarıldığımız, göçük altında kaldığımız bugünlerde Galatasaray bir spor kulübü olmanın ötesindeki anlamını anımsatıyor bize. Depreme el uzatıyor. Bir, iki, üç tır yetmez dört, beş, altı olsun diyor... En kibar, en doğal, en vakur haliyle.

Batıya değil, medeniyete açılan penceredir Galatasaray. Üstelik bunu sonradan görmüşlükle değil en doğal, en samimi, en vasat haliyle anlatır. Bu yüzden insan iyi ki Galatasaraylıyım derken bile çevresinde bu onuru yaşayamayanları düşünür, tevazu ile susar.

Ama madem burada bizbizeyiz iyi ki Galatasaraylıyım!

21 Ekim 2011 Cuma

Midnight in Paris ile Kişisel Zamanlar


Bir film izledim hayatım değişmedi. Ama değişmiş hayatımı bir filmde görmüş oldum. Anılarıma paralel bu filmde; aynı şehir, aynı mekan ve aynı insan tonu. Midnight in Paris eski yaşanmışlıkları “tazelemek”ten kendisinin nasıl bir film olduğunu anlatamadı bana.


Bir aşkın yaydığı romantizm, sorgulamalar, yanınızdakinin puzzle’ın doğru parçası olup olmadığını sorgulamalar ve en sonunda kendi yolunda gitmeler. Woody Allen benim hayatımı bir yerde izleyerek bu filmi yazmadığına göre, daha önce yaşadığım şeyin sıradan olduğun kabul etmem gerekiyor sanırım. Zaten aşklar yalan dolan klişesi gibi, Paris’in bu dönüştürücü ve belki de ayrıştırıcı etkisini kabul etmem gerekir.

Woody Allen’ın yazıp yönettiği filmde Owen Wilson, Rachel McAdams ve Kathy Bates oynuyor. Filmin içerisinde yer alan Paris eşrafından yazarçizer, sanatçı tayfası ise işin kreması olmuş. Paris’i ve sanatı seviyorsanız –sanatı sevmeyen biri Paris’i sevebilir mi?- filmi izlemeniz yararınıza olabilir.

Hayat benzeşlikleri dışında, daha profesyonel yorumlar için buyurmaz mısınız: http://www.imdb.com/title/tt1605783/

20 Ekim 2011 Perşembe

Attila İlhan'dan Dip Dalgası

"Biliyorsunuz bu dip dalgası gelişiyor, fakat Türkiye açısından, yönetim açısından durumu hiç iyi görmüyorum. Çünkü Türkiye'deki yönetimler, siyasî partiler, bütünüyle Batı'nın kontrolü altındadır ve bu kontrolün dışına çıkamıyorlar. Başından beri ben Avrupa Ortak Pazarı'na veya Avrupa Birliği'ne karşı oldum ve NATO'ya karşı oldum...
Türkiye'de Müdafaa-i Hukuk tarzında bir cepheleşme, gerek Avrupa Birliği'nin gerek ABD'nin en çok dehşete düştüğü şey... Hele o birlik aynı ideolojik muhtevayla geliyorsa,yani 'hakimiyet milletindir, tam bağımsızlık ve özgürlük...' için geliyorsa hiç hoşlanmıyorlar... Çünkü onların istediği şey, Türkiye'nin tam manasıyla kendisini teslim etmesidir. O yüzden gençliğin, sendikaların harekete geçmesiyle birlikte genellikle aksi amaçlar için teşvik edilen sivil toplum kuruluşlarının da bu tarafa geçmesinden endişeleniyorlar... Bunu nasıl dağıtalım diye çareler arıyorlar... Hatta şöyle söyleyebilirim; holding basınındaki yazar çizer takımında bir kaygı başladı, bu açıkça görünüyor... Yazılarından anlaşılıyor... 'İki üç kişi millî çizgide yazarsa hiçbir şey olmaz, malı götürürüz'diye düşünenler kaybediyor... Hayır götüremiyorlar... Herkes gerçeği görmeye başladı...”

14 Ekim 2011 Cuma

Özledim

bu karanlık yağmurun tüm duyguları esir aldığı, kendine bağladığı, yoğunlaştırıp bıraktığı İstanbul gününde yapılacak en iyi şey; özlemek. Kimi ya da neyi özlediğini bilmediğin noktadan başlamak üstelik. Bir sonraki özlem öznesini düşünecek kadar bile zaman kaybetmeden...

özledim.